Alzheimer’da erken tanı, hasta kadar bakım veren için de önemli!

Default post image
Yazı Özetini Göster

Dünyada 55 milyon insan demansla yaşarken, bu kişilerin yaklaşık dörtte üçünün tanı almadığı belirtiliyor. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) 2026 Dünya Alzheimer Ayı için belirlediği “Ne kadar erken bilirseniz, o kadar fazlasını yapabilirsiniz” teması, erken tanının tedavi, bakım ve destek süreçlerindeki önemine dikkat çekiyor.

Üsküdar Üniversitesi Öğretim Üyesi, Türkiye Alzheimer Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, 21 Eylül Dünya Alzheimer Farkındalık Günü dolayısıyla erken tanının önemi, tanıyı geciktiren toplumsal etkenler ve bakım verenlerin desteklenmesine ilişkin değerlendirmelerde bulundu.

Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tanının gecikmesinde tıbbi etkenlerin yanı sıra toplumsal nedenlerin de rol oynadığını belirterek, önemsiz görülen belirtilerde bile değerlendirmenin ertelenmemesi gerektiğini vurguladı.

Uzun yıllardır demansla yaşayan bireyler ve ailelerine yönelik destek faaliyetlerinde yer alan Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, alandaki en yaygın yanılgının demansın yaşlanmanın doğal bir sonucu olarak görülmesi olduğunu belirtti.

Dr. İdil Arasan Doğan, “Demans, yaşlanmanın normal bir parçası değildir; ilerleyici bir beyin hastalığıdır. Belirtilerin ne zaman fark edildiği hem hastalığın yönetimini hem de ailenin uyum sürecini doğrudan etkiler.” dedi.

Tanının ertelenmesi, bakım ve destek süreçlerini de geciktiriyor

Tanının yalnızca hastalığın adının konulması anlamına gelmediğini belirten Dr. Öğr. Üyesi İdil Arasan Doğan, tedavi, bakım ve destek süreçlerinin planlanabilmesi açısından da önemli bir başlangıç olduğunu ifade etti.

Tanının ertelenmesinin arkasında sıklıkla “Bilinmesi neyi değiştirir?” düşüncesinin bulunduğunu aktaran Arasan Doğan, “Oysa erken tanının somut kazanımları bulunuyor. İlaç tedavisi, kişinin işlevselliğinin en yüksek olduğu evrede başlatılabiliyor. Kişi; nerede yaşayacağı, bakımının nasıl düzenleneceği ve kendisini ilgilendiren diğer kararlar bakımından sürece daha fazla katılabiliyor. Aile, süreci hazırlıklı biçimde yönetebiliyor; kaybolma ve düşme olayları önlenebiliyor ve hastane yatışlarının sıklığı da azalıyor.” diye konuştu.

 

Her unutkanlık demans anlamına gelmiyor

Ailelerin en çok zorlandığı konulardan birinin yaşa bağlı unutkanlık ile değerlendirme gerektiren belirtileri ayırt etmek olduğunu ifade eden Arasan Doğan, “Anahtarın nereye konulduğunu unutmak yaşla açıklanabilir; anahtarın ne işe yaradığını unutmak açıklanamaz. Randevu gününü karıştırmak olağandır; aynı soruyu on dakika içinde üç kez sormak değildir. Bir sözcüğü anımsamakta güçlük çekmek beklenebilir; cümleyi yarıda bırakıp sözcüğü hiç bulamamak beklenmez. Ya da yabancı bir semtte yön sormak sıradandır ve fakat bilinen bir sokakta yolu kaybetmek üzerinde durulması gereken bir belirtidir.” şeklinde konuştu.

“Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir”

Tanının önündeki engellerin her zaman tıbbi olmadığını belirten Arasan Doğan, korku ve damgalanmanın başvuruyu geciktirebildiğine dikkat çekti. Alzheimer’s Disease International’ın (ADI) verilerine değinen Arasan Doğan, “ADI’nin verilerine göre bakım verenlerin yüzde 35’i ailesindeki demans tanısını çevresinden gizliyor; demansla yaşayan kişilerin ve yakınlarının yüzde 46’sı tanının önündeki engel olarak korku ve damgalanmayı gösteriyor. Demansla yaşayan kişilerin yüzde 88’i ayrımcılığa uğradığını belirtirken, sağlık ve bakım profesyonellerinin yüzde 65’i demansı normal yaşlanmanın bir parçası olarak değerlendiriyor.” ifadesinde bulundu.

Damgalanmanın tanı sürecini yıllarca geciktirebildiğini ifade eden Arasan Doğan, “Alzheimer utanılacak bir hastalık değildir. Kimsenin ihmalinin sonucu değildir; kişinin karakteri, iradesi ya da yaşam biçimiyle açıklanamaz.” dedi.

Değiştirilebilir risk faktörlerine dikkat!

Demans riskini azaltmaya yönelik çalışmaların önemine de değinen Arasan Doğan, “Lancet Demans Komisyonunun tanımladığı 14 değiştirilebilir risk faktörü, demans vakalarının yüzde 45’e kadarının önlenebileceğine işaret ediyor. Bu faktörler arasında düşük eğitim düzeyi, işitme kaybı, yüksek LDL kolesterol, depresyon, kafa travması, fiziksel hareketsizlik, diyabet, sigara kullanımı, hipertansiyon, obezite, aşırı alkol tüketimi, sosyal izolasyon, hava kirliliği ve tedavi edilmemiş görme kaybı yer alıyor. Buna karşın her dört kişiden biri demans için yapılabilecek bir şey olmadığını düşünüyor.” diye konuştu.

Bakım verenin de desteğe ihtiyacı var

Demansta müdahale alanının yalnızca hastayla sınırlı tutulmaması gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, “Bakım veren, bakım sürecinin destekçisi değil, başlı başına bir müdahale hedefidir. Yükü ölçülebilir, riski önceden görülebilir ve yapılandırılmış bir programla azaltılabilir.” şeklinde konuştu.

Tükenmişlik düzeyi yüksek bakım verenlerin kronik stres, öfke, suçluluk ve çaresizlik yaşayabildiğini belirten Arasan Doğan, bu tablonun zaman içinde tahammülsüzlüğe ve istem dışı ihmale dönüşebildiğine dikkat çekti. Arasan Doğan, bakım verene yönelik psikoeğitim ve psikolojik destek programlarının hastanın bakım kalitesini de doğrudan koruduğunu ifade etti.

“Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır”

Tanıyla birlikte bakım verenin de desteklenmesi gerektiğini vurgulayan Arasan Doğan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Erken tanı bir son değil, bir başlangıçtır; ancak bu başlangıç yalnızca hastanın değildir. Tanı anında hastalığı onunla birlikte üstlenen bir bakım veren de vardır ve o kişi yalnız bırakıldığında sürecin tamamı kırılganlaşır. Demansta bugün iyileştiremediğimiz şeyin yanında, güçlendirebildiğimiz bir taraf her zaman bulunur: bakım verenin kendisi. Orada yapılabilecek çok şey vardır.” 

 

 

Kaynak: (BYZHA) Beyaz Haber Ajansı

Yazı Sayısı 11220

Bir Yorum Yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Benzer Yazılar